23.6.2009 - ATATÜRK DÖNEMİNDE KÜLTÜR SANAT ANLAYIŞI - 3
 Heykel Sanatındaki Gelişmeler
Türk sanatında heykel geleneği balbal adı verilen mezar heykellerine kadar uzanır. İslâmla birlikte soyutlayıcı bir anlayış benimsenmiştir. Osmanlı döneminde saray ve seçkin bir çevreyle sınırlı kalmış olan heykel zevki, soylu ayrıcalığını aşamamıştır. Batılılaşma, sanat zevkini de derinden etkilemiş, Türk toplumuna ve İslâm inanışına aykırı sanatların başında gelen heykele ilgi duyulmaya başlanmıştır.1871'de C.F. Fuller, Sultan Abdülaziz'in heykelini yapmış ve saray bahçesi dökme hayvan heykelleri ile bezenmiştir. 2 Mart 1883'de Sanayi-i Nefise mektebinde Heykel Bölümü açılmış, 1891'de Mehmet İhsan yurtdışına heykel eğitimi için gönderilmiştir. 1914-1918 yılları arasında dikilen ilk anıt, Sultan Osman anıtı olmuştur. 1926'da Heinrich Krippel, 1927'de Pietro Canonica yurdumuza gelerek, heykel sanatını yönlendirmişlerdir. Cumhuriyet'in ilk birkaç yılında, heykel konusunda anılmaya değer bir çalışma görülmez. Anıt konusu hep tartışma malzemesi olmuştur. İlk yapılan heykel ve anıtların inkılâba hizmet etmediği, milli duyguları iyi anlatamadığı görülür.Aynı toprak parçasını, aynı tarihi, aynı ülküyü paylaşmayan ve gelecekte de paylaşmayı düşünmeyen insanların milli mücadele ve inkılâp ruhunu yansıtamayacağı sonucuna varılır. Bu nedenle başarısız da olsa, güçleri ölçüsünde abide ve heykellerin Türk sanatçılara ısmarlanması ve bu yolla sanatçıların maddî ve manevî anlamda desteklenmesi kararlaştırılır. 22 Ocak 1923'te Bursa Şark Sineması'ndaki toplantıda Mustafa Kemal'e de bu konudaki düşüncesi sorulmuştur. Cevabı heykel sanatının Türkiye'deki geleceği bakımından önemlidir. Bu cevap şöyledir: "Âbidât'tan bahseden arkadaşımızın maksadı heykel olsa gerekir. Dünyada mütemeddin, müterakkî ve mütekâmil olmak isteyen herhangi bir millet behemahal heykel yapacak ve heykeltraş yetiştirecektir. Âbidât'ın şuraya buraya hâtırat-ı tarihiye olarak rekzinin mugayir-i din olduğunu iddia edenler, ahkâm-ı şer'iyeyi lâyıkıyla tetebbu ve tetkik etmemiş olanlardır. Cenâb-ı Peygamberin din-i İslâm tesisinden bu ana kadar bin üçyüz bu kadar sene geçmiştir. Hazret-i Peygamber'in evâmir-i ilâhiyeyi tebilği esanadında muhataplarının kalb ve vicdanında putlar vardı. Bu insanları tarîk-ı Hakk'a davet için evvelâ o taş parçalarını atmak ve bunları ceplerinden ve kalblerinden çıkarmak mecburiyetinde idi. Hakayık-ı İslâmiye tamamiyle anlaşıldıktan ve hasıl olan kanaat-i vicdaniye kuvvetli hâdisât ile de teeyyüd ettikten sonra birtakım münevver insanlar'ın böyle taş parçalarına taabbüdünü farz ve zan etmek âlem-i İslâm'ı tahkir etmek demektir. Münevver ve dindar olan milletimiz, terakkinin esbabı'ndan biri olan heykeltraşlığı âzamî derecede ilerletecek ve memleketimizin her köşesi ecdadımızın ve bundan sonra yetişecek evlâtlarımızın hâtıralarını güzel heykeller'le dünyaya ilân edecektir. Bu işe çoktan başlanmıştır. Meselâ Sivas'tan Erzurum'a giderken yol üzerinde güzel bir heykele tesâdüf edersiniz... İnsanlar mütekâmil olmak için bazı şeylere muhtaçtır. Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin icab ettirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin tarik-i terakkide yeri yoktur. Halbuki bizim milletimiz, evsaf-ı hakikisiyle mütemeddin ve müterakki olmaya lâyık'tır ve olacaktır." Kenan Yontunç'un heykel ve abideler konusundaki Atatürk ile ilgili bir anısı şöyledir: "... 1928 Eylül ayındaki evlenme törenimde Atatürk de bulunmuştu. Bir ara Maarif Vekili Mustafa Necati Bey: 'Paşam, heykeltraş Canonica'ya bütün vilâyetlerimiz için heykelinizi yaptıracağız. Bir anlaşmaya varıyoruz' dedi. Söz istedim: 'Paşam, izin verirseniz arzedeyim. Timur'un, Cengiz'in heykelleri yapılmadı. Namları da unutulmuş değildir. Sizin asker dehânız yanında büyük inkılâpçılığınız gelir. İzin verirseniz, sizin heykellerinizi, biz, Türk sanatçıları yapalım. Güzel Sanatların bu dalında bir çok yeniyiz, henüz yetişmedik. İlerde yetişecekler, içlerinden gelecek sevgi ve sizi ebedîleştireceklerdir. Meselâ bizim ediplerimiz, şairlerimiz zayıftır diye bu büyük hamâset destanını D'Annunzio'ya mı yazdıralım?' dedim. Ben konuşurken kayınpederim Kâzım Paşa dahil, herkes, Atatürk'ün kızacağından korkarak ondan uzaklaşmıştı. Atatürk, Maarif Vekili'ne: 'Çocuk doğru söylüyor Necati Bey! Bu işi durdurun, bizimkiler yapsınlar' dedi."
Not: Fotoğraf 459 numaralı tabloma aittir. ( 75x111 cm )
|