ÖZCAN SANAT EVİ

ÇOK HOŞ GELDİNİZ, HOŞLUKLAR GETİRDİNİZ! KEŞKE BİR DE ELEŞTİRMEK İÇİN ZAMAN BULARAK BENİ MUTLU ETSENİZ…

16.3.2009 - EDEBİYAT BİLGİLERİ -12



VAROLUŞÇULUK:

 Yirminci yüzyılın ortalarına yaklaşılırken Fransa'da yaygınlık kazanan varoluşçuluk her şeyden önce bir felsefe akımıdır. Varoluşçulukta "insanın kendini gerçekleştirmesi, insan varoluşunun rastlantılar içinde oluşu, güvensizliği söz konusudur; güçsüzlüğü ve hiçliği içinde insan, zaman içinde ve tarihselliği içinde insan, ölüme mahkum bir varlık olarak insanın varoluşu, hiçlik karşısında insanın varoluşu, insan varoluşunun halisliği ve bu halis olmaya çağrı, özgürlüğü içinde insanın varoluşu, topluluk içinde kaybolmuş insanın, tek insanın kendini bulması, kendi olması, doğruluk ve ahlaklılık karşısında sahici davranışı, tutumu; bütün bu sorunlar söz konusudur varoluşçuluk felsefesinde. Ayrıca "insan evreni aşabilir mi aşamaz mı?", "aşarsa nereye, dek varır bu aşma" gibi sorunlar söz konusudur."

İkinci büyük savaşın hemen öncesinden başlayarak Fransa'da kimi yazarlar, bu felsefenin hiç de yabancısı olmadığı, modern toplumdaki insanın yalnızlığı, "saçma", umutsuzluk, bunaltı, başkaldırma, sorumluluk, dayanışma, seçme, özgürlük gibi kavramları okuyucuya yazın aracılığı ile sunmaya başladılar. En tanınmışları savaş sonrası Fransız edebiyatını kişilikleri ve yapıtları ile derinden etkileyen Albert Camus ve Jean Paul Sartre olan bu yazarlara eleştirmenler "varoluşçu etiketini yapıştırmakta gecikmediler. 1945 yılından sonra varoluşçuluk okuyucu kitlesinin el üstünde tuttuğu bir moda olur. Hangi kuşaktan olursa olsun hemen hemen her yazar konumunu varoluşçuluğa göre belirlemeye başlamışlardı.

Hıristiyan varoluşçular ( Kierkegaard, Karl Barth, Maurice Blondel ) ve tanrıtanımaz varoluşçular (Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Jean Paul Sartre) olarak ayıranlar da vardır.

Çok büyük bir tartışma yaratan ve ilgi gören varoluşçuluk tüm bu özelliklerine karşılık bir iki tanınmış isim dışında tanınmış edebiyatçılar yetiştirememiş ve 1955 yıllarından sonra silinip yok olmuştur.


- BİTTİ -

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13.2.2009 - EDEBİYAT BİLGİLERİ - 11



GERÇEKÜSTÜCÜLÜK (SÜRREALİZM):  

Gerçeküstü Başkaldırma dergisinin ikinci sayısında A. Breton dadaizmden ayrılışı konusunda şunları yazıyordu: "Son yıllarda boş ve genel güven sorununu her fırsatta gündeme getiren kimi aydınların hiçlikçi tutumlarının yaratabileceği sakıncaları gözlemledim." Breton, dadaizmi yadsırken düş ve olağanüstünün verebileceği "bilinmeyen" gerçekleri içeren bütüncül bir şiire ulaşmayı amaçlar. Breton, ilk bildirisinde (Oku) gerçeküstücülüğün tanımı şöyle yapıyordu: "Gerçeküstücülük, ister söz, ister yazı ile ya da başka bir yolla, düşüncenin gerçek işleyişini ortaya çıkarmak için başvurulan içinden geldiği gibi yazma yöntemidir. Bu, aklın denetimi olmaksızın, her türlü estetik ve ahlak kaygısı dışında düşüncenin yazılışıdır."

Breton, görünüş bakımından birbirine aykırı olan iki ayrı durumun (düş ve uyanıklık), bir çeşit salt gerçekçilik olan gerçeküstü içerisinde eriyip kaynaşacağına inanır. Amaç, salt gerçeğe ulaşmaktır. Şiirde söz konusu olan, düş yolu ile imgeleme erişmek, onun içerisinde salt bir özgürlük düşüncesi ile hiçbir şeyin ve durumun etkisinde kalmadan içinden geldiği gibi yazmaktır.

Aragon'a göre, gerçeküstücülük, şaşırtıcı imgelerin sürekli denetimsiz kullanılmasıdır. Sağduyuyu yadsıyan imgelerin denetimsiz ve kendiliğinden kullanımı, salt akıl ve sağduyu açısından bakıldığında anlamsız görülebilir. Belki kopuk ama kapalı kalan kimi gerçekleri ve duyguları şiirsel anlatıma uygun düşen bir düş havasında algılayabiliyoruz.

Sigmund Freud, gerçeküstücülerin üstünde büyük bir etki yapmıştır. Gerçeküstücüler, Freud'un görüşlerini edebiyata uygulamaktan çekinmediler. İnsanın özü düşlerde kendisini bütün çıplaklığı ile göstermiyor mu? O alemde artık bizi gözetleyen sosyal bekçi yoktur. Arzularımız kendilerini olduğu gibi maskesiz göstermektedir. Gerçeküstücüler, bu düşüncenin sanat alanında, varlığımızın nüfuz edilmez, esrarlı tarafını meydana çıkarabileceklerini görmekte gecikmediler.

Artık şiiri mantık ve irade ile açıklamaya çalışmak boşunadır. Şiir denilen cevher, iç yaşantımızın derin tabakalarında gizlidir; o karanlık tabakalardan bilince doğru sızan duygular ve düşünceler kelimeleşip sıralandıkça şiir akışını bize duyururlar. Sanat eseri aklın ürünü olmaktan çok tesadüfün ve otomatizmin ürünüdür. Noktalama işaretleri, içimizdeki akışın mutlak devamına bir engel teşkil edebilir


SÜRECEK...

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

11.2.2009 - EDEBİYAT BİLGİLERİ - 10


DADAİZM:

 

Dadaizm, dünyanın, insanların yıkılışından umutsuzluğa düşmüş, hiçbir şeyin sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan kimselerin ruhsal durumlarının sonucuydu. Tristan Tzara, iki hecesinin anlamsızlığı yüzünden dostlarını coşturan bu sözcüğü 1916 yılında Zürich'te bir kahvede ortaya koymuştu. Ve Dada Bildirisini 1918 yılında yayınlamıştı.

Dadacılar savaşın ardından gelen boğuntu ve dengesizliği, derinden derine duyduklarından, dada gerçekte onların bir yaşama formülü arayışlarıydı. Yalnız eserleri değil, yaşamları da dada'ydı onların.yani yaşamları, sanata karşı olduğu gibi topluma ve yaşama karşı da sürekli bir başkaldırıştı. Dadacılar halkı şaşkınlığa düşürmek ve uyuşukluğundan kurtarmak istiyorlardı.

Bu akım, özü gereğince, ortak estetik nitelemelerin dışına çıkıyordu. Çünkü Dadacılar, dünyasal şeylerin boşunalığını derinden derine duyuyorlardı. Yaşamın sınırlayışlarını aşabilmek için, hangi düzenle ilgili olursa olsun, bütün geleneksel buyrukları çiğnemek istiyorlardı. Bütün değerler düzeni ortadan kaldırılarak, yapılması gerekenle gerekmeyen arasındaki ayrım yok edilmeye çalışılıyordu. Düşünceyi oluşumunun ilk atılımında yakalayabilmek için, aklınızdan geçenleri olduğu gibi yapmanız gerekliydi.

1926 yılının 26 Mayısında sonuncu dada gösterisi yapıldı. Dada, durumu gereğince er geç kendi kendini yok edecekti. Sonuçta, düşünceyi bütün önyargılardan kurtarmış, böylece de sürrealizmin hazırlayıcısı olmuştu.

Dadacıların gürültülü gösterileri, topluma durmadan hakaret etmeleri, küçümsemeleri insanı tutsak eden iki yüzlülükten kurtulmak isteyişlerindendi. Herkes gibi davranma zorunluluğuna katlanamıyorlardı. Dada, klasik insan kavramını yıkmıştı, yeni bir kavram yaratmak sürrealistlere düşmüştü.

Daha önce kubizm ve gelecekçiliğin kuklalarını Seine nehrine atan Quatz'Arts Okulu öğrencileri 1921 yılında Dada' nın kuklasını da Seine nehrine attılar.


SÜRECEK...


Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13.1.2009 - EDEBİYAT BİLGİLERİ - 9



GELECEKÇİLİK (FÜTÜRİZM):

 

 

 Figaro gazetesinde 1909 yılında "gelecekçi" bildirgeyi (Oku) yayımlayan Marinetti, sanatçının ileri dünya görüşünü resimden çok siyasa ve şiir alanlarında sınırlıyordu. Ona göre "özgürce seçilen sözcükler", "düzensiz imgelem", kuralsız anlatım", "otomatik yazı", sanat ve siyasada özgürlük yollarını açan anahtar öğelerdir. Marinetti'nin bu temel görüşleri, yenilik ve özgürlük özlemiyle yanıp tutuşan, plastik sanatlarda ve pek çok ülkede sanatçıyı kalıplaşmış biçimlerden koparan, onun ötesine ileten, yaratıcı gücünü törpüleyen bu bulunç, bir yaşama biçimi niteliğinde yansır. Marinetti bildirgesinde geçmiş ve gelenekten uzaklaşmanın zorunluluğunu belirtirken XX. Yüzyılın birer belirteçleri olan "enerji", "nüfus artışı", "makine" ve "hız"dan doğan estetik ve yeni değerlerin önemini vurgular. Ona göre: "kulakları delercesine gürültüyle çalışan bir makinenin sesi, savaştan ya da bir yengiden çok daha güzel"dir. Üstelik makine, insan gücünün bir simgesidir, ondan öte sağlıklı gelişimin bir örneğidir.

Marinetti'nin çağcıl dünya görüşüne duyarsız ve ilgisiz kalamayan Apollinaire, 1913 yılında yayınladığı bildirgesiyle şiirde "özgür sözcük" kullanımını bir koşul olarak öne sürerken, akılcı ve geleneksel "sözdizimine" ve kalıplaşmış değerlere karşı olduğunu duyurur. Apollinaire, şiirin ses ve görüntü oyunlarıyla geniş halk yığınlarının bilinç, bilinçdışı ilişkilerinde aklın denetiminden uzak özgür sözcüklerin bir oyunu olması gereğini sağlık verir. Ona göre şiir, aklın ve sözdiziminin klasik kurallarının olmadığı, içsel ve dışsalın özgürce dışlaştığı bir yaratıdır.şiire sokağın gürültülerini, açık pencereleri, tramvay gürültüsünü, sütçünün sesini, sokmuştur.

Endüstri gerçeğinin gözleri kamaştıran dinamik ve mekanik hızının edebiyat ve diğer sanat dallarında da gözleri kamaştıran bir hız getirmesi doğaldır. Bu nedenle gelecekçi edebiyat ve diğer sanat dalları daha çok soyutlamadan yana olmuşlardır. Uygar ve teknik yaşamın koşulları ve verileri, yapıtların özünde somutu geçerek, aşarak soyut tasarlamalar getirmiştir.

Kübizm, süprematizm, reyonizm, vortisizm, akmeizm, avönirizm vb. bir çok sanat akımı gelecekçiliğin farklı açılardan algılanan birer izdüşümü olmuşlardır. Ve birinci dünya savaşına kadar bir çok sanatsal bildiri yayınlanmıştır. Soyut sanat ve sanatı imgeleştirme sorunu çok hızla ele alınmıştır. Yayınlanan çok sayıdaki bildirinin amacı katıksız, dolaysız ve çağcıl biçimler adına damıtık bir sanatın inceliklerini ve gizlerini arama düşüncesidir. Ayrıca bu dönemde kitle iletişim araçlarının hızla gelişmesi ulusal sınırların kalkarak tüm dünya sanatında aynı estetik kaygıların yayılmasına ve yeniliklerin peşinde koşulmasına yol açmıştır.

Edebiyat ve sanat dünyasında hiçbir sanatçı birinci dünya savaşı öncesinde başlatılan gelecekçi akımın öncüleri kadar etkili olamadılar. Çünkü gelecekçiler örneği az bulunur bir istem gücüyle topluluğun önünde gittiler. Ve 1914 yılında birçok kişi tarafından birer şarlatan olarak nitelendirilmeye başladılar.


SÜRECEK
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21.11.2008 - EDEBİYAT BİLGİLERİ - 8



ÜNANİZM 

 Ünanimizm, XX. Yüzyıl başlarında bireyci dünya görüşüne ve simgecilik akımına bir tepki olarak doğmuştur. Çağcıl yaşamın, artık makineleşen toplumları ve alabildiğine serpilip saçılan kentleri ile bireyi topluluk içinde yaşamaya zorladığını vurgulayan bu yeni akım, bir arada yaşamanın yarattığı ortak kanı ve duyguları dile getirmeyi amaçlamaktadır. Topluluk bilinci' ni ve bu bilince göre bireyin varoluşunu, yaşamı belli belirsiz yönlendiren kimi ruhsal gerçeklikleri betimlemeyi ön planda tutan ünanimizm idealist ve ruhsal nitelikli bir düşün ve sanat akımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Özünde topluluk ruhunu irdeleyen bir öğreti olmakla birlikte daha çok bir edebiyat akımı olarak duyurur adını. En büyük temsilcisi ünlü Fransız yazarı Jules Romains'dir.

Bireyci düşünüşe karşı değişik boyutlarda yaygınlaşan demokratik, toplumcu ve özellikle de toplumbilimsel tepki ünanimist düşüncenin oluşmasında etkili olmuştur. 1906 yılında, Paris yakınlarında bir kır evinde bir araya gelen genç şairler; Arcos, Vildrac, Duhamel, Mercerau, Chenneviére, Durtain, Jouve ve sonradan katılan Romains "Kardeş Sanatçılar Topluluğu" adı altında on beş ay süren bir ortak yaşam sürdürdüler. Bu eve Crétil Tekkesi adı verilir. Aynı çatı altında, aynı duyguları dostça ve özgürce paylaşarak birlikte yaşamayı yücelten, toplumsal ilerleme düşüncesinin coşkun savunucuları Tekke şairleri, ortak bir şiir anlayışı ile yüzyılın başında Fransız şiirine yeni bir canlılık getirmişlerdir. Burada her ne denli ünanimist bir ortam yaratılmışsa da ünanimist adını sadece Romains ve Chenneviére takacaklardır kendilerine.

Kent, ünanimizmin ana temasını oluşturur. Romains'e göre kent, iç yapısının karmaşıklığına karşın, kendine özgü kurulu düzeni ile bireyleri doğdukları andan başlayarak tüm yaşamları boyunca etkisi altında tutan bir ana örgen durumundadır. Böylece kent ile birey arasında kimi ruhsal ilişkilerin varlığı ön plana çıkmaktadır. Birey sadece ailesine, yakınlarına ait değildir. Kentin öteki insanları ile arasında giderek artan bir bağ kurulur. Aynı duygu ve düşünüşteki insanların bir araya gelerek oluşturdukları topluluk birimlerinde tek ruh duygusu oluşmaktadır.

Birbirlerinden farklı bireyleri bir araya toplayan nedir? Bu birlikteliği yaratan güç, her türlü zorlama dışında bireylerin özgür istem ve seçimleriyle kendiliğindenlik duygularından kaynaklanmaktadır. Kendiliğinden oluşmuş varoluş, dağılmaya başlayınca ortak ruh da dağılıp giderek sönmeye başlar. Şiir de birey ile topluluk arasında oluşan bir gizil ilişkinin yol açtığı duygulanmadan ve etkilenmeden fışkırır. Şair, bu ilişkileri algılayıp, hiçbir simgeye ve anıştırmaya başvurmadan, en dolaysız ve gündelik bir anlatımla dışa vurur.


SÜRECE
Yorum (11) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

ozelsiteler Türkçe Arama Motoru
<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

EDEBİYAT, RESİM ve FOTOĞRAF SANATIMI GÖRMEK İÇİN BENİM EVİMDESİNİZ. HOŞGELDİNİZ ! UMAR, DİLERİM, HOŞ BULURSUNUZ...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Linkdefteri.com

Kategoriler




.com

Arkadaşlarım

nevaay
cekirge
özkan can
aydakiadam
eroman
baymidye
acihuzun
mehpareogt
gizem09
hayaliperde
uzakdost
gulumseyinhayata
yasaksokak
huzundenizi
bitmemistango
hayatdenilen
busecegunler
E. Demirel
sibelbay
ayazsevdalar
bilgeisyanbitmez
ozenkirac
sessizharflerim
1demethuzun
gercekdostlar07
belinayla
horseracing
gulumsem

Click here to get more mini-SharkBreak widgets - www.SharkBreak.com