| |||
| |||
| Yorum (2) :: Bağlantı | |||
15.1.2007 - BİR LİRA KIRK BEŞ KURUŞLUK AŞK ( 3. ÖYKÜM ) - Zeenep, bicecik gonuşalım mı? - Sen bana göre deelsin! Boşuna önüme çıkıp durma! Gönlümde başgası var… - … - Şuna bak yaaa!.. Sısga, sümüklü şey! - Çok tersliyosun… - Ama sıkıldım… Ona mı galdım ben yaa?.. Nere varsam, ot gibi bitiyo garşımda… İnce kumaştan dikilmiş, başkalarınınkine oranla daha dar olan şalvarındaki endamlı bedenini her zamankinden daha çok dalgalandırarak uzaklaştı. Daha ufak tefek, daha derli toplu görünümlü kız arkadaşı yanında olamıyor, iki adım ardında, yürümekle koşmak arası bir devinimle yetişmeye çalışıyordu. Saçları taranmaya çalışılmışsa da üst kısmı inatla diken diken kalkmış, sarı-kara tenli, zayıflıktan dikine duramayan yirmi iki yaşındaki delikanlı, gözleri, askere gitmeden iki yıl önce anasının kasaba pazarından aldığı, çamurdan rengi belirsizleşmiş ayakkabılarının burnunda, öylece kalakalmıştı. Ne o bedenin dalgalanmasını görebildi, ne de başka bir şey… Her şey sisler arasında bulanıklaşmış ama gözlerinden eksilen güç kulaklarına eklenmişti sanki; Tüm söylenenleri duydu. *** Eve ulaştığında, olağan dışılığı kapının çarpılışından anlayan anasının sorgulayan bakışlarını umursamadan, tahta merdivenleri gürültüyle çıkıp, üç kardeşiyle paylaştığı odasına girdi. İyi ki çocuklar yoktu… Soluğunun dinginleşmesini bekledi… Biraz sakinleşince yan duvardaki saatli maarif takviminin takılı olduğu çiviye paslı zincirinden asılı oval aynayı aldı, odayı aydınlatmaya bile yetmeyen küçücük pencerenin önündeki masaya yerleştirdi, sandalyeye otururken başındaki yaşmağı sıyırdı, saçlarını arkaya doğru silkeleyerek sırtına serdi, yüzünü aynaya yaklaştırdı… Çok güzeldi evet… Yeşile yakın ela gözlerini uzun, devrik kirpikleri gölgeliyor, daha koyu gösteriyordu. Kaşları kenarlara doğru kalkarak açılıyor, anlamsız bakarken bile yüzüne alaycı bir anlam veriyordu. Biraz öfkenin, biraz da hızlı yürüyüşünün etkisiyle bembeyaz yüzü pembeleşmişti, derisinin altındaki kılcal damarları seçiliyor, kırmızı geniş dudakları yüzünün iki yanından süzülen koyu perçemleriyle bütünleşiyor, onu vazgeçilmezleştiriyordu. - Bu oğlan deli. Askerde iyice azmış… Heç aynaya bakmıyo mu? Ben burda galmeecem. Desem anama, ‘’ Hep o gettiin filimler seni şaşırtıyo! ‘’ deecek . Bilmeecek… Getçem, varcem bigün… Beni o çikin oğlana vercekler, biliyom… Galırsam vercekler… Şeerden gelen okumuşların birini ayartçem… Onunla getçem… *** - Neediyon len burda? - … - Hm?.. Üsseen, oolum, nooldu? - Buba, ben getçem bu gasabadan. - Bugün bi habar aldım; hepimiz getçez oolum… Buraları su basceemiş. Barac olcaamış… Kak hadi, varalım eemize. Kaymakamla arasının iyi oluşunun yararını görmüş, herkesten önce haberi almıştı. Tez zamanda ne var ne yoksa satacaktı. İyi para veriyorlardı, tarlalarının çoğu çay kenarındaydı. Nedeni de hazırdı işte; Askerden gelen oğlu şehre gitmek, ticarete atılmak istiyordu. Bu yaştan sonra da tarla tapanla uğraşacak hali yoktu ya… Ne iyi olmuştu oğlunun askerde kantin çavuşluğu yapması, alım satımı öğrenmesi… İçindeki daralma uçup gitmişti. Hırpalanmışlık duygusuyla yürümekte zorluk çeken oğlunun koluna girdi, sürüklercesine eve yöneldi. *** Hava kararıyordu. Doğada çığlık çığlığa dalışlar yapan kırlangıçların sesinden başka ses kalmamıştı. Bir de kendi ayak sesleri… Sürekli dinliyordu; Başka ses olursa, ardından yaklaşırsa … Geç kalmıştı. Bu saatlerde bahçe yolunda tek başına olmak ürkütücüydü.,. Bağları bahçeleri ölçen adamlara kırmızı beyaz şeritli sopayı tutan, mühendis olduğunu söyleyen genç adamı izlerken zamanı unutmuş gitmişti. Ağacın ardından süzülürcesine çıkıveren sıska, sümüklü oğlan gözüne dev gibi görünmüş, kendi çığlığına kendisi de şaşırmış, buna daha çok öfkelenmişti. - Zeenep! - Hay gara yere giresice! - Zeenep! - Ne istiyon len? Ne istiyon?.. Heç ar yok mu sende? - Var… Bişee istemiyom… - ?… - Yarın gamyon geliyo. Her bi şeyimizi sattık, gediyoz. Şunu unutma; Ben seni hep sevcem. Birileriile evlencen, coluk çocuğun, torunların olcek, gocan ölcek, seni bulcem…Yüz yaşımda olsam gene bulcem, sen benim olcen… Ben seni bulmadan hasta bile olmeecem… - Sümüklü şey! Yüz yaşımda bile olsam senden tiskincem! Aynaya bak, kendine göresini bul… Koşarak uzaklaşırken öfkeli değildi. Bu oğlandan kurtuluyordu. Bu kurtuluş kasabadan da kurtuluş demekti. Soluğu bile kabarmıyordu koşarken. Gökyüzündeki kırlangıçlar kadar hafif, kırlangıçlar kadar çığlık doluydu içi…Ardından yükselen kırık dökük sesi duymadı bile. - Yemin olsun, bulcem seni! Hem bulcem, hem de alcem! *** Başındaki saçlarını sıkı sıkıya saran tülbent örtüyü kalın bir alın sargısıyla bağlamış, üstüne sardığı ikinci yaşmağın uçlarını da boynuna dolamıştı atmış yaşlarını geçkin kadın. Havanın soğuk olmasına karşın, önü yarı yarıya açılmış bluzunun üstüne, incecik, düğmeleri olmayan bir hırka giymiş, onun üstüne de kenarlerı tiftimiş battaniye parçası almıştı. Bir eliyle düşmemesi için omzundan gelen battaniye parçasının uçlarını tutuyor, diğer elini ise banklarda oturan insanlara uzatarak duralıyordu. Giyimi kuşamı düzgün, ensesi kulağı yerinde olanların önünde daha fazla bekliyordu. Yüzünde insanın içini acıtan bir gülümseme vardı. Yalvarısı gözlerindeydi. Sözcüklere asla yüklemiyor, diğer dilenciler gibi para verene dualar etmiyordu. Çok yorgundu. Ayaklarındaki lastik ayakkabılar incecik olmasına karşın ağır geliyordu. Arkaları yırtıktı çünkü, sürüyerek tutabiliyordu… Ayak parmacıkları ağrıyordu. Bankta sohbet eden kalın deri ceketli, süründükleri gül yağı kokusu doğanın kokusunu yok eden iki adamın önünde çok duramadı. Zaten yüzüne bile bakmadan ‘’ Git şurdan! ‘’ demişti daha dik oturanı. Ayaklarını sürüye sürüye ilerledi, parkın ligustrum çiti kenarındaki beton duvar kalıntısına oturdu. Bir süre derin derin soludu. O denli yavaşlığına karşın soluğu kabarır olmuştu son zamanlarda. Örtünün dışında uzanmak zorunda olduğu için soğuğun morarttığı elini, büründüğü battaniyesinin içine çekti, karnıyla sarkmış göğüslerinin arasına yerleştirdi. Başı önüne doğru düştü, gözleri kapandı. Şu adamlar daha sessiz konuşsalar biraz kestirebilirdi de… Bedenleri gibi sesleri de güçlüydü… - Yazık ettin kendine be ağa… Evlenseydin… - Yoo… Herkesin bi gaderi var. Benimki de böyleymiş… Allah razı olsun bubamdan, baraj köyü yutmadan malı maşakkatı satınca iş dutabildik, gazandık… Eyi gazandık, yedik, işdik, eylendik… Hayır işlerine verdik kendimizi gaari… Allah gabul ederse… Çoluk çocuk derdi olmayınca… - Eder, eder… Her gün bi dünya insan ‘’ Allah razı olsun!’’ diyo… Biri olmasa öbürü dutar… Adama mı anlatıyordu, yaşamının tartısında mıydı kendi kendine, belirsizdi. Kalınlığı nedeniyle zorlukla diğerinin üzerine çelinmiş bacağını indirdi, altta kalanının uyuşmuşluğunu duyumsadı, bu kez onu diğerinin üzerine takmaya çalıştı, ayak bileğinden bir eliyle yakaladı, kasarak yerleştirdi, pırıl pırıl ayakkabısındaki küçük bir su sıçrantısını parmağıyla sildi… Kafası hayır işlerine takılmıştı aslında… Az önce yaptığı yanlışa; Kadıncağızı köpekmiş gibi, köpek kovarmış gibi uzaklaştırmıştı… İçinden gelip geçiveren bu düşünceyle bunaldı, bacağını indirdi, ıhlaya tıslaya kilolu bedenini yana çevirdi, elini pantolon cebine sokup karıştırdı, bozuklukları çıkarıp kalktı, gitti, başı önüne düşmüş kadının kucağına paraları attı, döndü arkasına… Arkadaşına doğru ilerlerken ‘’ Sümüklü…’’ diyen sesi duydu. Gerçekten duymuş muydu, esintiyle ona mı öyle gelmişti? İçinde bir ürpermeyle döndü kadına, kırk yıldır unutamadığı ela gözlerle karşılaştı. Kadın yeniden başını önüne indirdi, bir süre bocalayan kırk yıl öncenin ‘’Üsseen’’ i, şimdinin Hüseyin Ağa’sı belli belirsiz bir sendelemeyle yoluna devam etti, oturmadı arkadaşının yanına, biraz ilerdeki camiyi işaret etti, - Namaz vakti geldi… Hadi bakalım… Caminin önüne geldiklerinde durdu. - Sen gir gıl, benim başım dönmeye başladı. Şurda oturem acık. - Neyin var? Doktor moktor?.. - Geçer şimdi… Ben hastalık nedir bilmem, bilirsin… O muydu? Yok canım… Gözler onunkilerle aynıydı ama alay eden kaşlar neredeydi? O boy, pos neredeydi? O gururla kanatları açılıp açılıp kapanan burun, o kılcal damarlarını gizleyemeyen şeffaf ten… Neredeydi? ‘’Varıp, yatmalı.’’ Diye düşündü…’’ O değildi.’’ diye mırıldanıyor, kendini inandırmaya çalışıyordu ama o olduğundan adı gibi emindi evine doğru yürürken. *** Köy bir anda savaş alanına dönmüştü. Herkes çil yavrusu gibi dağılırken o, ne ana ne kardeş dinlemiş, baraj alanının devletleştirilebilmesi için yapılan ölçmelerde jalon tutan adamla gitmişti bir gecenin orta yerinde. Günlerce otellerde konaklayarak yol gitmişler, sanki ‘’ Kızımızı kaçırdılar’’ diye peşinden aramaya geleceklermiş gibi gündüzleri otel odalarından çıkmamışlardı. Ve bir sabah yatakta yalnız uyanmış, evleneceğini sandığı adamı bir daha görememişti. Yıllar ona klasik Türk filmlerinde neler gösterilirse, hepsini, hem de eksiksiz yaşatmış ve bir gün fiziksel olarak işe yarar olmadığına karar verince toplum alışkanlıkları, Türk filmlerindeki gibi bir barın hela temizleyiciliğine konuşlanamamış, sokaklara atılmıştı. İşte orada film kopmuştu. Kendi öz yaşamıydı başlayan… Dilene dilene doğduğu ile gelebilmişti. Boğazından artanla otobüs bileti ala ala… Önceleri karnı bile doymuyordu… Büyüyen acısı suratına başkalarının içini kanatacak hüznü sıvayana dek… - Sıska, sümüklü Hüseyin… Para nasıl da güzelleştirmiş seni… Ayakkabıların ne de parlaktı… Yüz yaşında da olsan beni bulacaktın, beni alacaktın değil mi? Eteğindeki bozuklukları gözüyle saydı… Bir lira kırkbeş kuruş... - Bugün çok yorulmuşum… Az sonra başı düştü… Uyuyakalmıştı… 30 Eylül 2006, Artvin YAYIN :
01- 01.10.2006 de www.yazımhane.com da yayına girdi. 02- 25.10.2006 de http://www.ozcanceltik.sistum.comda yayına girdi. 03- 13.11.2006 de www.ozgurpencere.com da yayına girdi. 04- 19.12.2006 de www.dipsizduslersokagı.com da yayına girdi.
|
| Yorum (0) :: Bağlantı |
13.11.2006 - SON GÜLÜMSEME ( 2. ÖYKÜ )Dağlara yaslanmış, çevresi yemyeşil ama içinde yeşil bir parkı bulunmayan, 22 000 nüfuslu, yalnızca üç tane daracık caddesi olan dingin kentin yokuş kaldırımlarında amaçsız yürümekten yorulmuştu, çay içmek, bir şeyler yemek için yer aradı gözleriyle. Evet… Şu pastane iyiydi işte… Giriş kapısının tam önündeki ilk masaya oturdu. Daha ‘’oh’’ demeden başında bitip, zaten temiz olan masayı kolunu dolandıra dolandıra yeniden sildikten sonra, getirdiği cam kül tablasını bırakan genç garson herhangi bir şey söylemeden doğrulup kaldı… - Bir fincan çay, bir de poğaça… Pastanenin kaldırıma bakan ve tüm cephesini kaplayan cam içeriden dışarının görünmesini sağlıyordu ama dışarıdan bakınca içerisi seçilemiyordu. Bu da insanların birbirini tanıdığı kentteki pastaneye gençlerin buluşma yeri olma özelliği kazandırıyordu ki, masalarda yüzleri birbirine yakın, fısıldaşan gençler çoğunluktaydı. Kendi dünyasına uzak içeridekilerden kaçırdı düşüncelerini. Öyle bir tiki yoktu ama, bacaklarını küçük küçük sallamaya, acelesi varmış gibi çabucak yediği poğaçanın tabağını öteye ittirdikten sonra yaktığı sigarasının yükselen dumanının bu titreşimle kıvır kıvır süzülüşüne desenler yakıştırmaya başladı. ‘’Bir insanın kafası ancak bu kadar boş olabilir.’’ diye düşündü, gülümsedi kendi kendine. Boşluğa alışık değildi ya, cam cephenin bir ucundan görüntüye giren adama ilişti gözü. Birbuçuk metre genişliğindeki kaldırımın yol kenarında yürüyordu. Kentin orta yerindeki sayılı kaldırımlardan birisi olduğu için kalabalıktı ama yanına yaklaştıklarında insanlar açılıyor, ona hiç çarpmıyorlardı. O ise gelen geçen herkese uzak, o kaldırımda, o kentte, hatta yaşamakta olduğu dünyada bile değil gibiydi. İnanılmaz bir etkileşimle gözlemeye başladı adamı; Diğer insanlar gibi görüntüye bir uçtan girip diğer uçtan çabucak çıkamazdı. Çünkü her bir adımı ancak dört parmaktı. O dört parmak adımı da ayağını sürüyerek atıyordu. Başındaki artık çok az kullanılan, kenarları köşeli köylü kasketi eskiden beri onundu belki ama, üstündeki kendisine en az dört beden büyük, eskiden siyah olduğu anlaşılan ceketle, altındaki, ceketin takımı olduğu belli, kemerle iyice sıkılan beli büzgü büzgü olmuş pantolon bir başkası tarafından verilmiş olmalıydı. Ya da iyi günlerinde kendisinin satın aldığı bir giysiyse, geçen zaman adamı çok zayıflatmış, çok küçültmüş demekti. İçindeki ekoseli gömleği ütüsüz ama tertemizdi. Bol ve yerde sürünen paçalarından ayakkabıları görünmüyordu. Sol eli pantolon cebindeydi, sağ kolu önü açık duran ceketinin eteğini arkaya doğru toplamış, belki pantolonunun arka cebine, belki de pantolonu düşmesin diye belini sıkı sıkıya sarmış olan kemerine sokulmuştu ve silah çekecekmiş gibiydi. Açık duran cam kapının hizasına geldiğinde zorlukla atmakta olduğu adımlarını durdurdu. Görüntüyü sisleyen cam yoktu artık aralarında. Onu tüm ayrıntılarıyla görebiliyordu. Yere bakıyordu. Zaten hep yere bakarak yürümüştü. Sırtında kamburluk vardı. Çok önemli bir şeyleri düşünürcesine çatılmışlıkla gözlerine inmişti kaşları. Dudakları büzülmüş, ileri doğru uzamıştı. Profilinden yaşını kestirmek olası değildi. Fazlaca kırışıklık yoktu ama tek başına yüzü incelenince, seyrek, beş altı günlük görünen beyazı çok sakalı atmış yaşlarında olduğu, bedeninin yıpranmışlığı ise daha çok yılların acısını taşımış bir adam olduğu izlenimi uyandırıyordu. Evet, atmışlı yaşlarında olmalıydı. Bunca hırpalanmış görünümüne karşın yanaklarındaki pembelik, suratına en yakışabilecek biçimde yerleşmiş, dikkatli bakıldığında genç bir görünüm veren, küçük, gergin dudaklarındaki kırmızılık gençliğinde bütün kadınların hazla baktığı birisi olduğunu düşündürüyordu insana. - Kim bilir neler yaşadın da bu durumdasın… Neler düşünüyorsun kim bilir… - Efendim? Kendisine bir şey söylendiğini sanan garsona içinde büyüyüveren hüznün sıkıntısıyla baktı. - Sana demedim! Yeniden beş-altı metre ötedeki adama baktı; Durmuştu... Kıpırtısızdı… İnsanlar yine olabildiğince uzağından geçiyorlar ama asla ona bakmıyorlardı. Sanki kaldırımın bir parçasıydı, sıradan bir nesnesiydi. Buna içerledi birazcık; onun önemsenmeyişine… Sevinciyle, hüznüyle, acısıyla upuzun bir yaşanmışın özeti duruyordu orada ve hiç kimsenin umurunda değildi… Oysa bir zamanlar kim bilir kimler için ne kadar önemli, ne kadar değerliydi… Onun bebekliğini, annesinin içi titreyerek emzirişini, çocukluğunu, koşuştururken düşüverince, bir yeri incindiğinde anasının, babasının iç yangınıyla kucaklayıverişini, ilk gençliğinde kendisini aynalara güzel göstermeye çalışmasını, bir kızın peşinden bu yokuşlarda ıslana ıslana koşuşturuşunu, ilk para kazanışında duyumsadığı hazzı… Burada bitti adamın geçmişine ilişkin düşünceleri. Durakalan adam yavaş ama kararlılıkla pastanenin kapısına doğru dönmüş, aynı minik adımlarla içeri yönelmişti. Onun kendisine doğruluğu içinde anlatılması güç bir çırpınma başlatmıştı. Öylesine güçlü, öylesine tanımsız bir duygu karmaşası içindeydi ama, bu öylesine kendisiyle ilişkisizdi ki aslında… Bazen insan kendisine bile anlatamayacağı şeylerle karşılaşıyordu, işte bu da öyleydi… İçeri girdi, kapı , masa ve içinde dizi dizi, renk renk pastaların, kurabiyelerin, tatlı tepsilerinin durduğu soğutucuların çevrelediği küçük boşluğun tam orta yerinde, gözleri yine yerde, başını kaldırmaksızın durdu. Karnı mı açtı, canı tatlı yemek mi istemişti, parası yoktu da ne yapacağını mı düşünüyordu? Garsondan bir şey isterse, işaret edip ‘’ ben ödeyeceğim!’’ demeli miydi? Yoksa kalkıp ‘’Otur masama, birlikte bir şeyler yiyelim. ‘’ mi deseydi? Öylesine hızlı, öylesine çok şey geçiyordu ki içinden, karar vermeye zamanı olamıyordu. Başını kaldırdı adam, önceden kurmuş ta karar vermişçesine, doğruca gözlerinin içine baktı. Ne kadar süreyle baktı bilmiyordu ama rengini algılayamadığı gözlerindeki hüznün bir ok gibi içine saplandığını, onun acısının tüm göğüs kafesini doldurduğunu, soluğunun yetmediğini duyumsadı. Belli belirsiz gülümsedi adam. Dudaklarıyla değil, gözleriyle, yüz çizgileriyle… Hiç kimse o mimiğe gülümseme tanısı koyamazdı ama ikisi de bunun dünyanın en içten, en duygusal, teşekkürler dolu gülümsemesi olduğunu, o anda adlandıramasalar bile, biliyordu. Tam dudaklarını aralamış,’’Oturur musun? ‘’ diyecekti ki garson gelip geçti aralarından, o tanımsız iletişim koptu. Garson da onu yok saymıştı; Ne bir ‘’ Buyur Amca? ‘’, ne ‘’Bir isteğin mi var? ‘’... Bu denli kısacık tümceyi bile çok görerek yeniden aralarından geçti, adam ardından ilerledi, izlendiğini sezen garson duyarsız kalamadı, döndü, yaklaşıp, yalnızca başını sağa sola sallayarak ne istediğini öğrenmeye çalıştı. Şağ el pantolon cebinden çıktı, garsona doğru uzandı, beyaz, narin ama kupkuru parmaklar aralandı… Sıkılmaktan kırış kırış olmuş kağıt para açılamadı bile. - Bunu bana demir para yap! Garson aldı, yarım falan olabilir düşüncesiyle emek çeke çeke açtı, beş liranın tamam olduğunu görünce kasaya doğru gitti, beş tane demir lirayı saydı, nedenini hiç sormadan, merak bile etmeden uzattı. Suratında diğer müşterilerin rahatsız olabileceği kaygısının var ettiği bir sıkılmışlık vardı.’’ Bir an önce şu adam çıkıp gitsin ‘’ isteği… Ama adam elini uzatmadı. Belirsiz bir nedenle, başıyla ceketinin yan cebini gösterince garson içine attı liraları. Gerilmiş kalmış, hiçbir şey anlamamıştı olanlardan. Bir elinde çay fincanı, kalakalmıştı aynı küçük adımlarla uzaklaşıp, dışarı çıkan adamın ardından. Ya bir, ya da iki dakika geçmiş olmalıydı; Bir anda başlayan ve yok oluveren duygu yoğunluğundan üzerinde kalan silkelenmişlikle yeni bir sigara daha yakmıştı ki, hızla ve gürültüyle kırmızı bir kamyonet geçti daracık caddeden. Pastanede konuşmalar duraladı, bakışlar dışarı kaydı. Hızı öyle yüksekti ki kamyoneti görebilen olmadı ama az sonra çığlık gibi yükselen fren sesinin ardından kopan bağırışmalar nedeniyle herkes kalktı, kaldırıma doğru atıldılar. Hiç kımıldamadı… Öylece oturakaldı sandalyesinde. Olan biteni o anda dışarıdaymışçasına, her şey gözlerinin önünde olup bitivermişçesine biliyordu. Küçücük bir kentti. Cankurtaranın gelmesi gecikmedi. Olayı izlemekten sıkılıp pastaneye dönenlerin konuşmalarını duymak istemiyordu ama çıkmak için devinemedi… - Yazık, garibanı nasıl da uçurmuş… - İyi de nasıl yoldan çıkıp vurmuş ki? - E, hızını görmedin mi? - Kurtulsa bari… - Nerdee! Ne de çok kanı varmış adamın yahu… Sonra oradan, insan bedeninde ne kadar kan olduğu tartışmasına geçilmişti. Kalkamıyordu yerinden. Kalksa bacaklarının kendisini taşıyamayacağını düşünüyordu. Her yeri titriyordu ama en çok bacakları… Suçluluğun ağırlığı taşınabilesi değildi; Birlikte bir şeyler yemeliydi, bir şeyler içmeliydi… En azından, iki dakika süreyle de olsa konuşmalıydı. O külüstür, kırmızı pikap onu bırakıp geçmiş olacaktı… Kurtulamadığını biliyordu… Adamın yaşamındaki son gülümsemesini düşündü; Göz göze gelinceye dek hiç bakışmamış olmalarına karşın düşündüğü her şeyi duyumsamıştı sanki de onun içindi; ‘’Bana duygusallıkla baktığın, beni var saydığın için çok mutlu oldum. Sağ ol !’’ der gibi... Öyle mi düşünmüştü gerçekten? Bunu asla bilemeyecekti. Bir de, o kağıt paranın neden bozdurulduğunu… 26 Eylül 2006, Artvin 01- 04.11.2006 tarihinde www.dipsizduslersokagı.com da yayına girdi. 02- 25.10.2006 tarihinde http://www.ozcanceltik.sistum.com da yayına girdi. 03- 01.11.2006 tarihinde www.ozgurpencere.com da yayına girdi. 04- 13.11.2006 tarihinde http://www.blogcu.com/ozcansanat/ da yayına girdi. 05- 14.11.2006 tarihinde http://blog.haberturk.com/ozcansanat da yayına girdi. 06- 25.11.2006 tarihinde www.yazimhane.com da yayına girdi. 07- 19.12.2006 tarihinde www.edebiyatdefteri.com da yayına girdi.
|
| Yorum (0) :: Bağlantı |
13.10.2006 - SON YALNIZLIK ( 1. ÖYKÜM )Gün gelir hiç de ilginiz olmamasına karşın bir olayın parçası oluverirsiniz de kendiniz de şaşarsınız. Hatta bazen şaşırmaya bile zamanınız kalmadan çıkar gidersiniz o olaydan, başkaları şaşar.. Ertesi günün yerel gazetesinde sürmanşet, ulusal gazetelerin bazılarında kısacık bir üçüncü sayfa haberi olmuştu. ____________________________________________________________ Zorla toparladığı enerji konuk evinden uzaklaşırken azalmıştı bile. Yürümesi yavaşladı, kolları omuzlarına ağır geldi, ellerini pantolonunun yan ceplerine soktu, düşündü; Kalabalık yerlere gitmeliydi. Kalabalık ve gürültülü ama yakınlarda… Yaşadığını algılatacak, içindeki daralmayı bir yana koyduracak bir yere… ’’Otogar hem yakın, hem kalabalık’’dedi sesli sesli, o tarafa yöneldi. Arkasına baktığında çocuğun hala kendisini gözlediğini gördü, hiç de içinden gelmemesine karşın gülümsedi, aynı yavaşlıkla kaldırımda ilerledi. Evet, otogar kalabalıktı. Hem de her zamankinden kalabalık. Daha önceleri hiç bu saatlerde gelmemişti. Gece yolculuğu yapacak otobüsler bu sıralar kalkıyor olmalıydı. Yedi sekizi yolcuları binmemiş olmasına karşın çalışıyordu. Bir süre dikildi, peronu izledi; Havada yoğun bir ekzost kokusu vardı. Başka ilden gelip diğer ile gidecek olan yolcular sigaralarını daha bir hırsla emişlerinden, buradan gidecek olanlar üçerli beşerli uğurlamacılarının harıl gürül uyarılarından bunalmışlıkla asılmış suratlarından, sevgililer ise daha ayrılmadan özlemi yaşamaya başlamışçasına, havanın nemli sıcağına aldırmaksızın sarmaş dolaş, hareket zamanının gelmesini istemedikleri besbelli, saatlerine ‘’eyvah’’ dercesine bakışlarından anlaşılıyordu. Tüm peronu bakışlarıyla taradı, yolcuları gözlemleyebileceği ama hareketliliklerinin dışında bir yer belirledi, gitti, otogarın cam kaplı ön cephesinin oturtulduğu duvarın mermer çıkıntısına ilişti. Şimdi tüm insanları izleyebiliyordu. Aslında bu otogara haftada iki kez geliyordu. Yaşadığı kentten bu komşu kente atanmış, haksız atamaya karşı idare mahkemesinde dava açmış, atamanın iptal edileceği umuduyla da evini taşımamış, devletin otuz üç yıllık mühendisiydi. Atandığı idarenin küçücük, bakımsız konuk evinde kalıyor, her pazartesi geliyor, her cuma gidiyordu yaşadığı kente. Aylardır süren gidiş gelişlerde bu otogarın devamlı insanlarını artık ayırt edebiliyordu. Şimdi onları izlemiyordu, belleğine yabancı olanlardaydı bakışları ama çok sürmedi… -Saat 19.00 da hareket edecek otobüslerin sayın kaptan ve yolcuları! Hareket saatiniz gelmiştir, yerlerinizi almanız rica olunur! Her otogar ya da mola yerinde olduğu gibi, kesinlikle anlaşılamayacak kadar çabuk ve gürültülü olan bu anonsu yolcular doktor reçetesini okuyabilen eczacıların inanılmaz becerisiyle anlamışlar, sigaraların son dumanları ateş filtrelere ulaşana dek ciğerlere çekilmiş, uğurlamacılardan bunalanlar kaçarcasına, özlemi yaşayacak olanlar sevdiklerinden koparcasına ama yerleri kapılacakmış gibi bir evecenlikle, itiş kakış, otobüslere binmişlerdi. Binmişlerdi ama ne muavinlerin acelesi vardı, ne de kaptanların. Kaptanlar yıllarca sürecek bir savaşa gidecek ordunun başına gelmekte olan paşaların gurur ve kasılmasıyla çıkmışlardı yine içeriden, birer elleri ceplerinde, göbekleri bir karış ileride, pantolon kemerleri göbeklerinin ta altındaydı. Tüm muavinler yirmili yaşlarında, çoğu sivilceli, zayıf, saçları günün modasına uygun şekilde diken diken ve jöleden pırıl pırıl, bakışları artistik…Otobüsün arkasına çabuklukla ulaşmışlar, o mağrur, heybetli, deneyimli kaptanlara ’’Gel!.. Sağ yap gel!..’’ diye emir verircesine bağırırlarken uğurlamacılar arasındaki yeni yetme kızlara yan yan bakarak yoksulluk içinde yaşanmış çocukluklarının içlerinde açtığı yaraları biraz daha iyileştirmiş gibiydiler. Ve sanki sözleşmişçesine, hepsi aynı şekilde, otobüs duralayıp ileri hareket başladığında değil de biraz daha hızlandıktan sonra, tehlikeyi umurlamaksızın, açık kapıdan kendilerini içeri atmışlardı. Kaptanlık ve muavinliğin özel bir eğitimi vardı sanki, hepsi orada tek tip yetişmişlerdi. Aslında yine de gürültülüydü ama öncesine göre sessizleşivermişti ortalık. Otogarın kapalı bölümüne giriş çıkışların yapıldığı iki kapının kenarlarına yerleşik iki simitçi birbirlerinin tablasını kontrol ediyordu yan gözlerle. İkisi de keyifsizdi, umdukları satışı yapamamışlardı. Tablaların başından ayrıldılar. ‘’Taze simiiiiit !..’’ sesleri de kesilmişti ama elli yıldır ayakkabı boyacılığı yaptığını, bunca zamandır da kar kış demeden her sabah kentin ta diğer ucundan sırtında sandığıyla yayan yapıldak gelip akşamında da yürüyerek döndüğünü müşterilerinin tümüne anlatan o yetmiş yaşlarındaki adam hala ‘’Boyayalım abilerrr!..’’ diye elinde bir çift plastik terlikle geziniyor, yine her çağrısının ardından uzun uzun öksürüyordu. Otobüslerini yola çıkaran yazıhane çalışanlarının bir yükten daha kurtulmanın keyfiyle şakalaşmaları uzayınca, şaklabanlıklarından rahatsız olduğunu belli ederek kalktı, yine acelesiz karşı tarafa doğru yürüdü. Tek sıra halinde yerleşik yirmi kadar dükkan vardı. Hemen hemen hepsi de aynı şeyleri satıyorlardı; Gül yağı, gül suyu, gül kokulu sabun, sıvı deterjan, güllü krem, güllü şampuan, gül reçeli, gül kokulu lokum… Bu kent gülüyle tanınıyordu ama çevresinde hiç gül tarlası görünmüyordu. Gül tarımının zor yıllarıydı… Belediye yolların kenarlarına gül fidanları dikerek simgesini yaşatmaya çalışıyordu. Her cuma günü biraz erken gelir, otobüsün kalkış saatine dek bu çay evinde otururdu; Erzurum Çay Evi… Erzurum’a bin kilometre uzaktaydı ama işletmecisi memleket özlemiyle adlandırmış olmalıydı. Otogarda en güzel çay oradaydı. Yine çay evinin önündeki aynı masaya oturmuş, yine etrafa karşı ilgisizmiş gibi görünen zayıf, uzun boylu ocakçı taa uzaktan gelişini gördüğü için çayı bardağa koyuvermiş, çırağı beklemeden alıp gelmişti. Az sonra boşu almaya gelirken ikinci çayı da getirecekti, yine sessizce çekip gidecekti ocağına. Buraya ikinci ya da üçüncü gelişinden beri bu hep böyle olmuştu ve hiç konuşmamışlardı bunca zamandır. Zaten onu başkasıyla konuşurken de görmemişti ya… Bu kez çayı bırakınca hemen dönüp gitmedi. Düzen bozulmuş gibiydi. Bu saatte hiç gelmemişti çünkü buraya. Başını kaldırdı, yüzüne bakarken belli belirsiz gülümsedi. - Çayını içmek istedim bugün. - … Her zaman olduğu gibi konuşmadan çekip gitti içeri. Bir sigara yaktı, etrafı izlemeye başladı. Sekiz masa vardı çay evinin önünde, her masaya bir su, bir kola, bir meyveli, bir sade gazoz şişesi aynı biçimde konmuştu. Şimdiye dek onlardan birisini açıp içen de görmemişti ama uzaktan insanları çağıran simge işlevi görüyor olmalıydılar ki her zaman oradaydılar. Kendisinden başka dışarıda oturan yoktu önce. İçerden sesler geliyordu. ‘’Kalabalık içerisi. Yine saatçiler olmalı…’’ diye düşündü dimdik yürüyerek, oturacağı yeri uzaktan belirlemişçesine duralamasız gelip, bir sandalyeyi gürültüyle çektikten sonra oturan kadına öfkeyle bakmadan önce. İri kıyımdı. Oturduğu sandalye eziyet çekiyor gibi kadınla birlikte dalgalanıyor, sanki dağılıp yere serilivermek, kadından kurtulmak istiyordu. Yerleşebildi. Sonra parlak satenden yapılmış, üzerinde doğu motifleri işli çantasını çapraz asılı göğsünden saçlarının düzenini bozarak çıkardı, masaya koyar koymaz içine daldırdı sağ elini, pahalı olduğu belli iki cep telefonunu bir seferde buldu, masaya atıverirken arkasına dönüp kalın, erkeksi sesiyle çay söyledi. Sigarasını yakarken gelen çay bardağı da elinde gürültü makinesine dönüşmüştü… Ağırlığına karşın biçimli bedeni, abartılı makyajı, dimdik, güvenli oturuşu kaba sabalığını gizleyemiyordu. Dikkatini kadından ayırmaya çalıştı. Servi ağacının dibindeki çimlerin arasında birer avuçluk dört beş parça açıklık serçelerin debelenme yeriydi. Yine her birinde yumak gibi olmuşlar çırpına çırpına eşeleniyorlar, bir kıpırtı ya da umulmadık ses duyduklarında hep birlikte kaçıyorlar, ortalığın dinginleşmesinden sonra ağaçtan düşercesine gelip yer kapıyorlardı. Bazen didişiveriyorlardı da. Düşüncelerini her şeyden arıtıp tümüyle onlara yoğunlaştırmışken otuz metre kadar ileride, otogarın girişindeki araç kapanı tabanca atılırmışçasına peş peşe patladı, serçeler saçılırcasına dağıldılar, sarı renkli bir otobüs tıslaya tıslaya geçti, ilerdeki perona süzülürken kadın telefonlardan birini aceleyle eline aldı, tek tuşa bastı, uzun saçlarını yana savurarak açtığı kulağına götürdü, ‘’ Geldi.’’ dedi. Bir yolcu bekliyordu demek ki. Ama kalkmadı. Hiç tasası yokmuşçasına telefonu bıraktı, çay bardağını alıp gürültüyle yudumunu çekti. O anda da çayevinin içinden evecen adımlarla altı adam kollarına yatırdıkları küçücük tablalardaki onlarca kol saatini dökmemeye çalışarak çıktı, otobüse doğru uzaklaştı. Aradaki meydanı geçerken birbirlerinden uzaklaşmışlardı da… Onları izlemeye başlamıştı işte yine; Hepsini ezberlemişti. Hangisi hangi yöne gidecek, hangi yöne ilerleyip gelen geçene ‘’Saat verelim…’’ diye yaklaşacak, ‘’istemem’’ yanıtını alınca ‘’canın isterse…’’ anlamında hangi kaşı havaya kalkacak… Altısı da tertemiz giyimliydi. Derilerinin rengini koyulaştıran sık sakalları her zaman tıraşlıydı. Esmer tenlerinden, birbiriyle birleşmiş kalın kaşları, derin göz çukurları ve kendi aralarında konuştukları yabancı dilden yerli olmadıkları anlaşılıyordu. Onları gözlerken hep kafası takılıyordu; Altı tane aslan gibi delikanlı küçücük bir otogarda sabahtan akşama dek kaç tane saat satardı ki? Her gün tümünü satsalar bile ne kalırdı ellerinde kar adına? Bu özenli giysiler, içilen yabancı sigaralar, çaylar nasıl karşılanırdı? Altı genç adam… Ellerindeki tablalarda neredeyse aynı tip saatler ve daracık alanda peş peşeler… Saatçilerden ikisi ülkenin taa öbür ucundan gelen otobüsün açılan ön kapısına karşı dikilmişler, yorgun oldukları kendilerini basamaktan aşağı bırakıverişlerinden belli olan yolculara saat gösterme ya da satma deviniminde olmaksızın bekliyorlardı. Yine esmer, kuru yüzlü, genç bir adam indi otobüsten, gerindi, etrafına öylesine bakındı, hiçbir amacı yokmuşçasına yürüdü, iki saatçinin de tablasına bakıp, alacaklı gibi karıştırırken diğer elindeki gazeteyi saatçinin birisinin boştaki eline tutuşturdu. Hiçbir olağanüstülük yoktu. hiç kimsenin dikkatini çekmemişti. O da önemsememişti aslında; Yolda okuduğu gazete artık işine yaramazdı, saatçi istemiş olabilirdi okumak için, vermişti… Kalındı ama çok gazete olabilirdi iç içe… Dumanı burkularak yükselen dolu çay bardağını masaya yavaşça bırakan ocakçının koluna dokundu, sordu, - Altı tane adam daracık alanda saat satmaya çalışıyor. Kazanıyorlar mıdır sence? Başka yere de gitmiyorlar. Hep buradalar… - Satıyorlar bazen. Bilmem ki… Aralarındaki ilk karşılıklı konuşmaydı bu. Yan masada oturan kadın diğer telefonu aldı eline, aynı şekilde saçını savurdu, tek tuşuna bastıktan sonra kulağına götürdü ‘’ Piçi bana gönder! ‘’ dedi. Duymuş, bir şey anlamamıştı. Merak ta etmedi. Ocakçıyla konuşurken de kısacık bir süreliğine göz göze gelmişlerdi, şimdi de ama ikisinin bakışlarında da hiçbir anlam yoktu. Her şey sıradandı… Yine serçelerin çırpınışlarına daldı… Hava kararıyordu kalktığında. Düşünmeksizin kalabalığı gözlemek, serçelerin bitmez tükenmez kıpırdanışlarındaki enerjiyi algılamak ona iyi gelmiş olmalıydı ki, yürüyüşünde gelişindeki miskinliğin kalmadığını ayırt edebildi, gülümsedi… Otogardan ayrılıp konukevine giden kaldırıma ulaştığında oradayken rahatsız olmadığı uğultudan aslında yorulmuş olduğunu anladı. Kavşaktan elli metre kadar ötedeki otobüs durağında ikisi erkek, üçü kız, beş öğrenci coşkuyla şakalaşıyorlardı. ‘’Banka oturup onları biraz dinlesem mi ki? ‘’ diye düşündü, duraladı ama vazgeçti… Durağı otuz kırk metre geçince bir başka yan yol ağzı vardı. Araç gelmiyordu. Kara kuru, on dört on beş yaşında, sıska bir çocuk ıslık çalarak ana yola çıkmak üzere yaklaşıyordu yalnızca… İlerledi,çocuğun hizasını geçti, adımını kaldırımdan yola doğru tam atmıştı ki arkasında, sol kürek kemiğinin altında bir yanma duyumsadı.İçine doğru hızla ilerleyen bir sıcaklık… Sarsıldı, bacaklarından güç çekildi, dizleri büküldü, öylece yere kapaklandı… Hiçbir düşünce kalmamıştı kafasında. Ne olduğunu da anlamamıştı aslında… Gözleri kapanırken duraktaki genç kızlardan birisinin ‘’Aaa! Adam düştü ! ‘’ diye bağıran sesini belli belirsiz duyabildi… Hava kararmıştı. O kadın hala Erzurum Çay Evi’ndeydi. Telefonu titreşince saçını yine savurarak aldı kulağına götürdü. - Ana ! Piç işi bitirdi. - Ödüllendirin, memlekete paketleyin. Ertesi günün yerel gazetesinde sürmanşet, ulusal gazetelerin bazılarında kısacık bir üçüncü sayfa haberi olmuştu ‘’ Sürgündeki mühendisin sır ölümü…’’ 01)12 Eylül 2006 da www.izedebiyat.com ‘a gönderildi. 13.09.2006 sabahı 2981öykü arasından, ilk 20 öykü listesinde 7. sırayı aldı, saat 15.00 te 1. sıraya yükseldi. 02)16 Eylül 2006 da http://www.ozcanceltik.sistum.com web sitemde Yazılarım Ve Makalelerim Bölümü, Öykülerim kategorisi içinde yayına girdi. 03)04 Ekim 2006 da www.ozgurpencere.com da Ayın Öykü Yarışması Bölümünde yayına girdi. 22 Ekim 2006 da EKİM AYI ÖYKÜ YARIŞMASI 1. si seçildi. 17 Kasım2006 da ÜÇ AYIN ÖYKÜ YARIŞMASI Birincisi oldu. 04)13 Ekim 2006 da http://www.blogcu.com/ozcansanat/ ‘web sitemde yayına girdi 05)17 Ekim 2006 da http://www.webhatti.com/blog/ozcansanatevi web sitemde yayına girdi. 06)19 Ekim 2006 da http://blog.haberturk.com/ozcansanat ta yayına girdi. 07)04 Kasım 2006 da www.edebiyatdefteri.com da yayına girdi. 08)14 Kasım 2006 da www.edebiyatdiyari.com da yayına girdi. 09)25 Kasım 2006 da http://blog.milliyet.com.tr/ozcansanatevi nde yayına girdi. 10)25 Aralık 2006 da http://www.benimblog.com/ozcansanat/ da yayına girdi. 11)08 Ocak 2007 de http://gruplar.antoloji.com/ozcan-sanat-evi de yayına girdi. 12)09 Ocak 2007 de http://www.internet.com.tr/ozcansanat/ da yayına girdi.
|
| Yorum (0) :: Bağlantı |
| <- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa -> |